13 Eylül 2008 Cumartesi

Karum/Aşağı Şehir

Karum/Aşağı Şehir
Yerli ve yabancı tüccarların bir arada yaşadığı ve ticari faaliyetlerde bulundugu kesimdir
Karum/Aşağı Şehir

Eski Babil kültürünün temsilcileri olarak Assurlu tüccarlar Kaniş’e geldiklerinde, yaklaşık 2.5 km çapındaki Aşağı Şehir’e/Karum’un bir mahallesine yerleşmişlerdi. Aşağı Şehir de, Kaniş gibi bir surla çevriliydi. M.Ö. 3. binin sonuna doğru kurulmuş olan Karum’da, sonuncusu iki safhalı olan, dört yapı kati vardır (IV-Ia-b). Kültepe’de bulunmuş olan ve Akadça’nın eski Assur lehçesi ile yazılmış olan 20 bini askın tabletin büyük çoğunluğu II. katta, daha azı da Ib katında keşfedilmiştir. III.-IV. yapı katlarında yazılı belge yoktur. IV. kat ana toprak üzerine kurulmuştur.


Küçük, kerpiç yapılarda elde yapılmış monokrom ve polikrom seramiğin yanında, daha az sayıda, çarkta yapılmış Hitit seramiğinin ilk örnekleri bulunmuştur. III. katta çark isi seramik, elde yapılmış polikrom seramikten daha fazladır. Bu iki kat M.Ö. 3. binin sonu ile II’nin kurulusu arasına (M.Ö. 2050/2000-1920) tarihlenir. Assur Ticaret Kolonileri Çağı’nda Kültepe: Assur Ticaret Kolonileri çağını, II ve Ib şehirleri temsil eder.

Yazılı belgelere ve arkeolojik buluntulara göre II kat M.Ö. 1920-1840; Ib ise M.Ö. 1810-1740 arasına tarihlenir. İki kat arasında 30 yıllık bir ara vardır. Aspur Ticaret Kolonileri çağını II ve Ib şehirleri temsil eder. Bu şehirler çoğu tas döşeli sokak ve meydanlarla birbirlerinden ayrılmış mahallelerden oluşmuş. Üzerleri tasla kapalı kullanılmış su kanalları sokak döşeme taslarının altındadır. Ayrı dilleri konuşan, ayrı kültürlere sahip yabancılar ve yerli halk bu mahallelerde yan-yana yasamışlardır. Tas temelli, kerpiç duvarları ağaç kalaslarla takviye edilmiş 2-4-6 odalı, çoğu iki katli binalar yerli yapı tekniğine göre ve çok sik olarak inşa edilmişlerdir.

II. kat binalarının çoğu: 1- oturma odası-mutfak-kiler; 2- depo ve arşiv odası olmak üzere iki bölüme ayrılır. II. katin enkazı üstüne Ib şehri kurulmuştur. II. katin planına uygun olarak kurulan bu şehir, esaslı bir değişiklik göstermeksizin, II. katin yapı özelliklerini devam ettirmiştir. Bu dönemde Aspur’la ticaret ilişkileri zayıflamış ve iç ticaret ağırlık kazanmış olmasına rağmen, Kültepe zenginliğinden bir şey kaybetmemiş ve Kaniş Krallığının kudretli merkezi olarak varlığını sürdürmüştür.

Ib’nin yangın enkazı üstüne Ia kati kurulmuştur. Kültepe bu dönemde önemini yitirmiş, yazılı belgeler ortadan kalkmış, ticaret bağları kopmuştur. Küçülen şehirde yeni yapılan binaların yanında Ib binalarının bir bölümü de tamir edilerek yeniden kullanılmışlardır. Bu kısa ömürlü kattan sonra Kaniş Kamumu bir daha iskan alanı olarak seçilmemiş, terk edilmiştir. Bu iki yapı kati döneminde Karum kuvvetli bir surla çevrili müstahkem bir şehirdir.

Kaniş tepe

Kaniş/Tepe
Kaniş/Tepe’de sürdürülen kazılarda, beş ayrı kültür çağına ait 18 yapı katı saptanmış olup, en erken yerleşim Eski Tunç Çağı I’e tarihlenmektedir.
Kaniş/Tepe

Kültepe’de hem Kaniş hem de Karum alanında tespit edilen en geç dönem kalıntıları ve buluntuları Selçuklu dönemine aittir. Selçuklu Sultani II. Keyhüsrev sikkesi (639) Karum’da satıh toprağının altında bulunmuştur.Ancak, Kültepe/Kaniş, varlığını ve adini, günümüzden yaklaşık üç asır öncesine kadar korumuştur. Bugünkü Ankara Etnografya Müzesinde korunan Hicri 1027 tarihli 20 nolu Kayseri Mahkeme sicillerinde, adi Karye-I Kiniş olarak kayda geçmiştir.Höyük’teki son iki kültür dönemini Roma (1-2 kat) ve Helenistik (3 kat) çağ temsil eder. Kültepe, bu çağlarda Kayseri’nin gölgesinde kalmış küçük, fakat müstahkem bir şehirdir. Helenistik çağa ait boya nakıslı vazodaki atla arslan avı sahnesi, Anadolu’da üniktir.

Kültepe, Geç Roma çağının son safhasında terk edilmiş ve bir daha yerleşim alanı olmamıştır. Roma-Helenistik çağlarında Karum’un doğu kesimi mezarlık olarak kullanılmıştır.4.-5. yapı katları Geç-Hitit çağına aittir. Bu dönemde sitadelde inşa edildiği anlaşılan, ortostadlarla süslü büyük binanın Assur’lular tarafından tahrib edildiği, tasvirli blokların parçalandığı anlaşılmıştır. Kazılarda, hiyeroglifli stelin, tanrı ve karışık varlık kabartmalarının, arslan heykelinin küçük parçaları atılmış, sonraki duvarlarda yeniden kullanılmış olarak bulundular.

Bu çağda Kültepe, büyük Tabal ülkesine bağlı prensliklerden birinin merkezi olmalıdır. Şehir M.Ö. 10-8. yüzyıl arasında güçlü varlığını korumuştur. Kültepe’de Geç-Hitit seramiğinin boya nakışlı ve monokrom örnekleri ile Geç Assur mühürleri ve Frig fibulaları yan-yana bulunmuştur. Kültepe’nin 6.-10. yapı katları Karum’un Ia/b-IV katlarının paralelidir. Adlarını bildiğimiz beş Kaniş Kralı, sitadelde 7. katta inşa edilmiş büyük sarayda oturmuşlardır. Şiddetli bir yangınla tahrip edilmiş olan sarayın, ele geçen bir tabletteki bilgilere göre, Kaniş Kralı Inar’in oğlu Warsama’ya ait olduğu ve Kaniş’i zapt eden Kussana Kralları Pithana ile oğlu Anitta’nin da bu sarayda hüküm sürdükleri anlaşılmıştır.

Tabanı taş döşeli merkezi avluyu çeviren oda ve salonlardan oluşan saray, çağdaşı Eski Babil saraylarından etkilenerek inşa edilmiştir. Bu döneme kadar elde edilen kültür birikimi sonucunda, bu dönemi takip eden zaman içinde, Orta Anadolu’da ilk kez merkezi bir otorite tesis edilecek, Anadolu’nun ilk devleti olan Hitit Devleti kurulacaktır. 7. katın yangın enkazı altındaki 8. kata ait olan Eski saray ve Tepe’nin güneybatı kesimindeki terasa inşa edilmiş olan uzun koridorlu, önü açık avlulu, geniş teşkilatlı saray da, Karum’da II. kati sona erdiren yangından kurtulamamışlardır. Bu saraylar yalnız ikamete tahsis edilmemişlerdir. Onlar ayni zamanda birer depo/ kervansaray’dır. Tüccarların Kültepe’ye dışarıdan getirdikleri mallar doğrudan-doğruya saraya götürülür ve vergi işlemi tamamlana kadar kira karşılığında, orada depo ve muhafaza edilirdi.

Onların bu önemli fonksiyonu, yapıların planlarını da etkilemiştir.Kral Anitta “Anitta metninde“, Kültepe’yi zapt ettikten sonra, onu tahkim ettirdiğini, mabetler yaptırdığını bildirmektedir. O’nun, Tepe’nin bati kesiminde, 7 katta, ayni tekniğe ve plana göre inşa ettirdiği mabetlerden ikisi açığa çıkarılmıştır. Bunların yakınında tümüyle tahrip edilmiş iki mabedin izleri de gözlenmiştir. Kutsal alanda, mabetlerin hemen yanında 2 ton ağırlığında islenmemiş obsiden’in depo edildiği dikdörtgen planlı (2 küçük odalı, 1 büyük salonlu) bir yapı açığa çıkarıldı. Salonun tabanında, üzerinde é.gal A-ni-ta ru-ba-im, “Kral Anitta’nın sarayı“ yazılı tunç bir mızrak ucu keşfedildi. Bu mızrak ucu, Kral Anitta’nin tarihi kişiliğini kanıtlayan ilk orijinal belgedir. Kutsal alandaki bu yapı, mabetlere veya saraya ait resmi bir depo binası olmalıdır.

9-10. katlar Karum’daki çağdaşlarının (Karum: III-IV katlar) görünümündedir. Kültepe’de Eski Tunç Çagi (ETÇ) III, sonuncusu iki safhalı olan üç ayrı yapı katıyla temsil edilmektedir (11a/b-13). Bu, Ticaret Kolonileri çağını hazırlayan dönemdir. 11b ve 12. katlarda, ortadaki büyük salonu çeviren çok odalı, kerpiç duvarları içten ve dıştan plasterli (yarim sütunlu) büyük binalar açığa çıkarıldı. Çatıyı taşıyan ağaç direklerin tas kaideleri ve çapları 1.5-2 m. arasında değişen büyük ocaklar salonda yerinde keşfedilmiştir.

Yangınla tahrip edilmiş bu binalarda, adak olarak bırakılmış, alabaster kadın heykelcikleri bulundu. Bunlar, binaların mabet olarak yorumlanmalarını kolaylaştırmıştır. 13. katta, önemli bölümleri açığa çıkarılan binanın yapı karakteri, üstündekilerden farklı değildir. ETÇ III döneminde yerli monokrom ve polikrom seramigin yanında ithal silindir mühürler, seramik, kıymetli maden-tas objeler, Kültepe’nin Akad (M.Ö. 2334-2193), Post-Akad-III Ur (M.Ö. 2192-2112) çağlarında bir taraftan Kuzey Suriye-Mezopotamya, diğer taraftan Truva ile siki bağlar içinde olduğunu kanıtlamaktadır.14-17. yapı katları, Orta Anadolu’ya özgü monokrom seramikle karakterlenen Eski Tunç Çağı’nın orta safhasını (ETÇ II) temsil eder. 18. kat Eski Tunç Çağının ilk safhasının (ETÇ I) son yapı katıdır ve Tepe yüzeyinden 22 m. derinliktedir.

kültepe anıtları

Kültepe Kazı Tarihi
Kültepe adı, dünya müzelerine ve eski eser pazarlarına dağılan ve “Kapadokya tabletleri” olarak tanımlanan çivi yazılı belgelerin ilk ortaya çıktığı 1871 yılından beri bilinmekte
Kültepe Kazı Tarihi

Kültepe’yi 1881’de ilk kez ziyaret eden Th. G. Pinches, ilk kazıyı (1893-1894) yürüten ise Ernst Chantre’dir. Onu 1906’da H. Winckler ve H. Grothe’nin yine Tepe’de yürüttükleri kısa süreli kazılar izlemiştir. B. Hrozny 1925’de önce Tepe, sonra ilk defa, Karum'da kazmıştır. Karum’da açığa çıkardığı 1000 tablet bu yazılı belgelerin esas kaynağının Tepe’de değil, aşağı şehirde yani Karum’da olduğunu göstermiştir.

İlk Bilimsel Kazılar

Prof. Dr. Tahsin Özgüç Dönemi Kültepe’de ilk sistemli kazılar Prof. Dr. Tahsin Özgüç tarafından 1948 yılında, Türk Tarih Kurumu adına başlatılmış olup, kendisinin 2005 yılındaki vefatına kadar sürdürülmüştür. Prof.Dr. T. Özgüç, yaptığı kazı sonuçlarını hemen yaptığı yayınlarla bilim alemine sunarak Türk arkeolojisine çok önemli katkılarda bulunmuştur. O’nun yaptığı yayınlar, sadece Anadolu tarihini değil, ama ayni zamanda Önasya tarihinin aydınlatılmasını sağlamıştır. Kültepe’de Aşağı Şehir/Karum alanında yapılan kazılar her yıl sürekli olarak gerçekleştirilirken, 1955’de başlanan sitadel/Kanis/Tepe kazıları ise aralıklı olarak 1983 yılına kadar sürdürülmüştür.

Kaniş/Tepe’de sürdürülen kazılarda, beş ayrı kültür çağına ait 18 yapı kati saptanmış olup, en erken yerleşim Eski Tunç Çağı I’e tarihlenmektedir. Kültepe’de hem Kaniş hem de Karum alanında tespit edilen en geç dönem kalıntıları ve buluntuları Selçuklu dönemine aittir. Selçuklu Sultani II. Keyhüsrev sikkesi (639) Karum’da satih toprağının altında bulunmuştur Ancak, Kültepe/Kanis, varlığını ve adini, günümüzden yaklaşık beş asır öncesine kadar korumuştur.

Bugünkü Ankara Etnografya Müzesinde korunan Hicri 1027 tarihli 20 nolu Kayseri Mahkeme sicillerinde, adi Karye-i Kinis olarak kayda geçmistir.

Erciyes dağı

ERCİYES DAĞI

Ormanları, dağ bozkırları, alpin çayırları, kuşları, kayalık yamaçları ve buzulu ile Erciyes Dağı hem habitat, hem de zengin bir canlı çeşitliliğine sahip. Endemik türlerin varlığı açısından da hassas bir alan. Bu özellikleri onu Anadolu bozkırlarında bir "ekolojik ada" yapıyor

Anadolu'da on milyon yıl önce bir dağ yükseldi. Yerkürenin derinliklerinden getirdiği bazalt ve andezitlerle besledi gövdesini.

Eteklerine ve etrafındaki ovalara, göllere tüfler saçtı. Akan kızgın lavların önünü sular kesti. Ama zamanın tekeri dönüp sular çekilince sadece Sultan sazlığı, Karasaz ve Tuzla-Palas gölleri kaldı dağın etrafında.

Antikçağın önemli coğrafyacılarından Strabon, Geographika'sında dağların en yükseği olarak bahsediyor ondan. `Argaios (Erciyes), tepesinden hiçbir zaman kar eksik olmayan dağların en yükseğidir. Ona tırmananlar berrak havada hem Pontus (Karadeniz), hem de İssikos (Akdeniz) denizini görebilirler.'

Bugün Erciyes'in güneybatı eteklerine bir tuz bitkisi olan denizbörülceleri hâkim. Sulama ve drenaj projeleri nedeniyle kuruyan bu bölge, geçmişteki biyolojik zenginliğini ve ekonomik önemini her geçen yıl kaybediyor.
Günümüzde bin metre rakımlı İç Anadolu Platosu'ndaki Erciyes Dağı'nın denizden yüksekliği 3 bin 917 metre. Anadolu'da bir ada gibi yükseliyor. Bu adaya düşen tohumlar, canlılar kayalara hayat getiriyor; yeşillendirip, bin bir renge boyuyor onu.
Kendine has bitki ve hayvan toplulukları ile Erciyes, Anadolu'nun miras coğrafyalarından. WWF-Türkiye'nin yayımladığı Türkiye'nin Önemli Bitki Alanları adlı çalışmaya göre bir önemli bitki alanı (ÖBA) kabul edilen dağ, Erciyes Üniversitesi Kuş Gözlem Kulübü çalışmalarına göre de bir ÖKA. Bunun başlıca nedeni, başta sürmeli dağbülbülü Prunella ocularis olmak üzere dağda üreyen alpin kuş toplulukları. Erciyes, bu özellikleri nedeniyle YeşilAtlas'ın altıncı sayısında Türkiye'nin önemli doğa alanları arasında yer aldı.
Erciyes'te ÖBA çalışmasını yapan botanikçiler Galip Akaydın ve Mehtap Öztekin'ne göre İç Anadolu Platosu'ndaki bu adada, dünyada başka hiçbir yerde var olmayıp, sadece Erciyes'te görülen dokuz bitki var. Erciyes'te bulunan 840 bitki taksonundan 130'u Türkiye'ye endemik ve bunlardan 42'si tehlike altında.

Bir zamanlar Erciyes Dağı'nın eteklerinde flamingolar konaklıyordu. Çünkü dağın güneybatısında çok değil daha 1996 yılına kadar Yay Gölü uzanıyordu.

2003 yılına gelindiğinde ise Erciyes'in güneybatı eteklerinde Yay Gölü'nün ve Sultan Sazlığı'nın bulunduğu yerde uçsuz bucaksız kuru topraklar uzanıyor.

Erciyes Üniversitesi Kuş Gözlem Topluluğu'yla iki yıl süreyle kare kare dağın her tarafını gezdim, kayalık yamaçlara tırmandım. Dağ steplerini ve alpin çayırları geçtim. Kalıntı ormanlarda kayboldum. Erciyes'in vadi ve göllerinde serinledim.
Her yerde kuş vardı, tarım alanlarında bile. Üreme mevsimlerinde 173 kuş türünü gözlemledik. Gördüğümüz kuşların 14'ünün nesli Avrupa'da, ayrıca 56 türün de popülasyonları Avrupa'da yoğunlaşmayıp tehlike altındaydı. Kuş türlerinden 28'i özellikle dağ biyomunu tercih ediyordu.
Erciyes'le bu kadar haşır neşir olunca, ister istemez başka canlılar da gösterdi kendini bana. Dağda 86 değişik tür gündüz kelebeğinin de kaydı var ve hemen hepsi baharda etrafta uçuyordu. Kaya kartallarının ve kızıl şahinlerin ana besin kaynağı olan tiz sesli gelengiler her yerdeydi. Arazi çalışmalarında tavşan ve tilkilerin tarlalarda ve yamaçlarda koşup kaybolmalarını izliyorduk. Niğde Üniversitesi'nden Ahmet Karataş, Erciyes ve civarında küçük fare kulaklı yarasa, serbest kuyruklu yarasa, şeritli yarasa ve cüce yarasa bulunduğunu belirtmişti. Yırtıcı kuşların avı gelincik ve sincaplar daha çok vadilerde ve tabii ormanlarda yaşıyordu. Rastlantıların eseri doğa, görkemli bir bütünlük içinde Erciyes'te kendini göstermeye devam ediyordu.

Erciyes'in en önemli geçim kaynaklarından hayvancılık, dağın yapısına zarar verdiğinden, yöre insanı için alternatif geçim yolları aranıyor.
Peki niye bu kadar zengin bir biyoçeşitliliğe sahip Erciyes? Çünkü o bir ada; bizim ve bütün canlılar için. Sadece üç bin metreye yakın yükselti farklarına uyum sağlayabilenlerin çıkabildiği bir ada. Dağın değişik mikroklimatik şartlar sağladığı yamaçları var. Farklı toprak ve yeryüzü şekilleri hangi tür için uygunsa, o yerleşmiş bölgeye.
Dağdaki habitat çeşitliliği, canlıların da çeşitliliğine yol açıyor. Araştırmamızda Erciyes'i anlamak için dağın yedi değişik biyolojik topluluğunu görmemiz gerekiyordu. Önce kuzey yamaçlardaki Deliçay Vadisi'nden yukarılara doğru tırmandık. Güçlü akan çayın içine derekuşları dalarken, bir taştan diğerine dağ kuyruksallayanları atlıyordu. Vadileri dolduran ağaç türlerinin ve çalıların arasında çıtkuşu, alaca ağaçkakan, tepeli guguk, ve karatavuklar geziyordu. Bülbüller ağaçların altında, sarıasmalar ise tepedeydiler. Meşe ve ardıç ağaçlarının süslediği yamaçlarda kerkenez, çalı bülbülü, ökse ardıçlarının kaydını aldık.
Vadiden çıktığımızda, önümüzde dağ bozkırları uzanıyordu. Genelde 1300 metreden başlayan gevenlerin (Astragalus spp.) arasında tek tük cılız meşe ve ardıçlar göze çarpıyordu. Aşırı otlatmadan nasibini almış, çoğunlukla dikenli yastık bitkilerinin oluşturduğu fakir bir dağ bozkırına dönüşmüştü Erciyes'in yaylaları.

Erciyes'in batısındaki Şeyhşaban yerleşiminin kökeni yüzyıllar öncesine uzanıyor. Günümüzde gittikçe doğal ve kültürel özelliklerini kaybeden Erciyes'te, halen özgün dokulara ve tarihi değerlere sahip bu tip yayla yerleşimlerinin korunması önem taşıyor. Çünkü onlar doğayla uyumlu yaşamın yerleşimlerini oluşturuyor.
Fakat kuşlar bizi bırakmıyordu. Tepemizde bir çift kızıl şahin ve ok kadar hızlı ebabiller dönerken, yerde bozkır toygarı, tarlakuşu ve kır incirkuşu dolaşıyordu. Dağ steplerinde toplam dört kuyrukkakan türü gördük; boz, kara kulaklı, ak sırtlı ve nerdeyse her taşın üstünde oturan bildiğimiz kuyrukkakan.
Dağ bozkırlarında iki bin metrenin üstünde, dereciklerin ve su sızıntılarının etrafında gördüğümüz yoğun yeşil alanların alpin çayırlar olduğunu gördük. Derenin kenarından bir çift angıt uçtu ve tepenin ardında kayboldu. Burada bitkiler koyu yeşil yapraklı, kimi zaman tüylü, kalın kabuklu, küçük ve ince dallıydı. Erciyes Üniversitesi'nden botanikçi Cem Vural, biyolojik çeşitlilik açısından bu zengin alpin çayırlarda 11 endemik bitki türü tespit etmiş.
Bozkırların ve çayırların bittiği yerde Erciyes Dağı'nın kayalık yamaçları yükseliyor. Buralarda toprak yapısı neredeyse hiç yok ve buna bağlı olarak bitki örtüsü de zayıf. Ama kuş türleri bakımından zengin bu alanlarda gözlemlerimiz boyunca kızılşahin, kayakartalı, bıyıklıdoğan ve uludoğan gördük. Yüksek kayalık yamaçlarda birçok kuşun yanında sürüler halinde kar serçeleri uçuyordu.
Bütün bu doğal zenginliğine rağmen yöre halkı Erciyes'e sırtını dönmüş durumda. Dağın eteklerinde Hacılar, Hisarcık, Kızılören, Şeyhşaban, Kızık, Kulpak, Develi gibi yerleşimler bulunuyor. Bazıları hayvan otlatmak için özellikle yaz aylarında tercih edilen kırsal nitelikli yerleşimler. Başta Şeyhşaban olmak üzere bazı yayla yerleşmelerinin özgün dokuları ve barındırdıkları tarihi değerler dolayısıyla korunmaları çok önemli.

Kayak pistlerinin ve bunlara bağlı otel ve tesislerin genişlemesi, daha fazla insanın Erciyes'e gelmesini sağlıyor. Bu da dağdaki yaban hayatın daha da fazla rahatsız edilmesine neden oluyor.
Erciyes Dağı'nın batısındaki Sürtme ve Şeyhşaban köyleri, kemerli hayvan barınaklarının yanı sıra önemli ölçüde kalıcı konutun bulunduğu yerler. Şeyhşaban köyünün kökeninin 16'ncı yüzyılda Erciyes'in batı kesimlerine dergâhını kurup, hayvancılıkla uğraşan Şeyhşaban'a kadar dayandığına inanılıyor.
Hayvancılık bu bölgede en önemli geçim kaynaklarından biri. Diğer geçim kaynağı ise bağcılık. Dağın çağlar boyunca adeta sembollerinden biri bağcılık, bugün Hacılar-Talas ekseni üzerinde kalıp, yapılaşma ile beraber eski verimli günlerinden uzaklaşmış. Halbuki volkanik yapıya bağlı olarak oluşan toprak ve arazi yapısı bağcılığa son derece elverişli imkânlar sunuyor.
Erciyes Dağı'nda bulunan biyolojik topluluklar arasında kalıntı ormanlar kendilerine özgü canlıları barındırıyor. Strabon'un İS 45 yıllarında bahsettiği Erciyes'in sık ormanlarından geriye sadece güneydoğu yamaçlarda titrekkavak ormanları, diğer yamaçlarda ise alıç, boylu ardıç, katran ardıcı, tüylü ve sarı meşe toplulukları kalmış. Dağın güneybatı eteklerinde, ağaçların arasında karatavuk, küçük ak gerdanlı ötleğen, ak gerdanlı ötleğen, ökse ardıcı ve ispinozlar ötüyor her zaman. Kayak merkezine doğru kuzey yamacındaki asfalt yoldan çıkarken 1400 metreden başlayarak yamaçlarda karaçam, meşe, kavak ve akasya ağaçlandırma bölgeleri bulunuyor, ancak bu bölgeler henüz biyolojik çeşitlilik açısından fakir kalmış.

Kar serçeleri (Montifringilla nivalis), kar çizgisiyle beraber hareket ediyor. Kışın dağın alçak bölgelerinde konaklasa da, yazın yüksek rakımları tercih ediyor.
Murat Bozdoğan
Erciyes'te 2 bin 340 metre yükseklikte alpin bir küçük göl var: Sarı Göl. Dağlık alan deyince insanın aklına pek tarım arazileri gelmiyor. Fakat göle çıkarken 1500 metreye kadar yol boyunca bağlık alanlar ve hatta iki bin metreye kadar da kuru tarım alanları vardı. Doğal yöntemlerle yetiştirilen buğday, çavdar, yulaf, kurufasulye ve yeşilmercimek tarlalarında onlarca kuş vardı. Tepeli guguk, boğmaklı toygar, tarlakuşu, sarı kuyruksallayan, kara başlı kirazkuşu, tarla kirazkuşu gibi tarıma uyum sağlamış kuş türlerini kaydettik. Yer yer sellerle bozulmuş yoldan zorlukla çıkarken, kırmızı gagalı dağkargalarının çığlıkları eşlik ediyordu bize. En sonunda üç tepenin arasına sıkışmış Sarı Göl'e ulaştığımızda, gölün etrafında bir yılkı atı sürüsü gördük.
Erciyes heybetli bir dağ. Her şey ondan etkilenmiş. Erciyes Matbaa, Erciyes Kaporta, Erciyes Cafe, Erciyes Emlak, Erciyes Kitabevi, Erciyes Antikacısı, Erciyes Büfesi. Erciyes'i tanımak için uzun bir maceranın sonunda diyecek çok şey var. Ama hepsinden öte, o Anadolu'nun bize bıraktığı yaşam için en önemli ve en güzel miras coğrafyalardan biri.

kapuzbaşı şelaleleri

YAHYALI KAPUZBAŞI ŞELALESİ

Dünyanın en yüksek ikinci şelalesi durumunda olan Kapuzbaşı şelalesi, görenleri adeta büyülemektedir. İrtifa akışı itibari ile Uganda'da bulunan Victoria çağlayanı (100 mt.) hariç, ABD'de bulunan Niagara'dan 55 m., Finlandiya'da bulunan İmatra'dan 25 m., Erzurum'daki Tortum'dan 50 m., Antalya'daki Düdenden 25 m. ve Manavgat'tan 5. m. daha büyük olan Kapuz başı şelalesinin aktığı yerin rakımı ise 700 m. dir. Aladağ'ın zirvesinde bulunan kar ve buzullardan beslenmekte ve yeşilköye 3 km. uzaklıkta olup, ziyaretçilerini yazın sıcaklığında buz gibi çağlayan sularının serinliği ile karşılamaktadır. Zamantı ırmağının iki yanında ve ırmağın üzerini kapatan tabii bir köprünün baş kısmında yer alan biri 20 m. diğeri 10 m., yükselikte iki şelale vardır. Yine Kapuz Başı Köyü yakınında tepenin doğu ve güneyindeki derin vadi yamaçlarından irili ufaklı büyük bir gürültü ile akan ve görenleri hayrete düşüren vadinin yamacından, Voklüz ayna şeklinde çıkan sular büyük şelale halinde Suarisi deresine dökülerek oradan da Zamantı ırmağına karışmaktadır. Yörede 5 tanesi büyük, iki tanesi küçük olmak üzere yükseklikleri 40 ile 80 m'yi bulan ve her biri dereyi besleyecek güçte olan 7 şelale vardır. Ayrıca ilçeye 7 km. uzaklıkta Derebağ Kesteliç Şelalesi de görenleri büyüleyecek derecede bir görkeme sahip oluşuyla, görmek isteyenleri etkileyecek bir doğa harikasıdır.

Kayseri�nin Yahyalı İlçesi, halılarıyla olduğu kadar, Kapuzbaşı şelalesiyle de ünlüdür. Kayseri-Develi yoluyla Yahyalı�ya ulaşılıyor önce. Kayseri merkezinden 165 km olup, yaklaşık 1.45 - 2 Saatlik bir zamanda gidilmektedir. Yahyalı-Kapuzbaşı arasındaki 76 km�lik yol, stabilize, toprak, engebeli, dar ve virajlı. Yaklaşık 2 saat sürüyor. Ama büyük bölümü orman içinden geçen yolun manzarası keyif verici. Yorgunluğu alıp götürüyor.

Kapuzbaşı Şelaleleri, Aladağ Milli Parkı sınırları içerisindedir. Şelale, Aladağlar trekking parkurunun en güzel durak noktalarından biri. Adana-Kayseri arasındaki Aladağlar geçişini 5 günde tamamlayan gruplar, 4. gün Kapuzbaşı Şelaleleri�nin yanıbaşında çadır kurup konaklıyorlar. Denizden yüksekliği 2000 metre olan bölgeye, yaz aylarında gidilmeli.

Kapuzbaşı�da, 70 metre yükseklikten ve 7 ayrı noktadan dökülen Aladağ ve Aksu çayları, muhteşem bir görüntü oluşturuyor. Debinin çok yüksek olması nedeniyle, su zerrecikleri çok geniş bir alana yayılıyor ve yaz aylarında keyifli bir serinlik duygusu yaratıyor.